RFID / RFID Nedir ?
RFID Ingilizcede Radio Frequency Identification manasına gelen kelimelerin kısaltılarak kullanıldığı ve Türkçe’ye Radyo Frekanslı Tanıma olarak çevrilebilecek bir sorgulama ve tanımlama sistemidir. RFID teknolojisi, 1970’lerin başından beri ürün üzerine yerleştirilmiş barcode etiketler aracılığı ile envanter takipte sağladığı kolaylık, kasada ödeme esnasında, okutmanın getirdiği alışveriş rahatlığı gibi konulardan ötürü uzunca bir süre kullanılan barcode sisteminin sahip olduğu bazı eksiklikleri ortadan kaldırmak adına, alternatif olarak üretilmiş bir teknolojidir.
Barkod ile ilgili yaşanan sıkıntıların başında
Takip edilmek istenen tüm ürünlerin, envanter dökümü esnasında teker teker okutulmasının getirdiği zorunluluk.
Aynı şekilde ürünün kasaya getirildiği noktada yine satın alınmak istenen tüm ürünlerin barkodlarının okutulma zorunluluğu.
Uçüncü en büyük sorun ise barkodun kendi başına herhangi bir biligiyi, mevcut bir veri tabanı sistemine bilgi olarak gönderememesi, yalnızca okutulduğu durumda biligiyi sistemden çekmeye olanak sağlıyabilmesiydi.
Özellikle perakende sektöründe hizmet veren firmaların müşteri memnuniyeti ve devamlılığı kunusunda karşılaştıkları en büyük sıkıntı; kasalar önünde, satın almak istedikleri ürünlerin parasını ödemek için uzun kuyruklar oluşturan müşterilerin bu mağzalar hakkında kafalarında oluşan olumsuz düşünceler idi. Bu sorunu aşmak için yapılan araştırmalar sonucunda araştırmacılar, ikinci dünya savaşı esnasında düşman ve dost uçakları birbirinden ayırt edebilmek için kullanılmış ve uzaktan erişim ile uçuş merkezine uçak hakkında bilgi gönderebilen akıllı chipleri bu maksatla kullanmaya karar verdiler. Sir Robert Alexander Watson-Watt’ın geliştirdiği sistem son derece basitti. Savaş zamanında kullanılmaya başlayan ve uçakların fark edilmesini sağlayan radar cihazları, merkeze sadece bir uçağın varlığını ve yaklaşmakta olduğunu bildirebiliyordu. Uçağın düşman mı yoksa dost mu olduğunu anlamak yani diğer bir değişle uçağı tanımlamak mümkün olmuyordu. Watson-Watt her müttefik uçağına bir verici yerleştirdi, mantık basitti, yerden gönderilen radar sinyallerini alan verici sinyal yayınına başlıyor böylece radar uçağın dost olduğunu anlıyabiliyordu. Bu tarihte bilinen ilk aktif RFID idi.
1973 yılına gelindiğinde; Mario W. Cardullo üzerine çeşitli kereler bilgi yazılabilen aktif RFID yaftasının patentini aldı. Aynı sene California’lı bir girişimci olan Charles Walton pasif yaftasına patent aldı. Ürettiği yafta sayesinde hiç anahtar kullanmadan kapıları açabilen bir sistem geliştiren Walton, buluşunun patentini kullanarak kilit üreticisi Schlage’aya lisans verdi ve günümüzde halı hazırda kullanılmakta olan kartlı geçiş sistemine öncülük etti. Amerikan hükümetide boş durmuyordu ve 70’lerde Los Alamos Ulusal Labaratuarlarına RFID ile ilgili araştırmalara başlamasını salık verdi. Ilk talep Enerji Bakanlığından geldi, petrol taşıyan kamyonların tanınmasını öngeren proje ilgili çalışmaların sonucu oldukça tatmin ediciydi. Çünki anten bir kapıdan geçiş yapan araçların tanınabildiği bu zekice buluş sayesinde Labaratuar, ülkeyi baştan başa geçen otoyollarda gişede beklemekte sıkıntı yaşıyan sürücüleri büyük bir rahatlığa kavuşturdu ve 80’lerde bizim şuan OGS (Otomatik Geçiş Sistemi) diye bildiğimiz sistemi devreye soktu.
Los Almos’a ikinci talep Tarım Bakanlığından geldi; bakanlığı yaşadığı sorun, hastalanan büyük baş hayvanların ilaç prgramı ile ilgiliydi. Çok fazla hayvan vardı ve hangisine ne dozda ilaç verildiği takip edilemiyordu, bu yüzden de bazı hayvanlar haddiden fazla dozda ilaca maruz kalıyordu. Los Alamos’un çözümü çığır açıcak nitelikteydi; hayvaların derisinin altına şırıngayla yerleştirilen kapsüller içinde bulunan RFID çipleri sayesinde, çipe özel olarak yazılmış referans numarası taşıyıcı hayvana atanıyor ve tüm hayvanların bir listesinin bulunduğu veri tabanına hayvanla ile ilgili tüm bilgiler düzenli olarak giriliyordu. Böylece okuyucu ile yapılan tarama sonucunda o gün kadar ne dozda ilaç aldığı çok etkin bir şekilde kontrol edilebiliyordu. Günümüzde aynı yöntem insanlar üzrinde de kullanılmakta. Amerika’da birçok hastenin bağlı olduğu özel bir kuruluş, deri altına çip implantasyonu yapan şahısların, tüm medikal bilgilerini, üye hastahanelerin tümünün erişebildiği bir veri tabanına yerleştirmekte. Burada amaç acil bir durumda hastanın bilinci yerinde olmasa bile yahut yanında bir tanıdığı bulunmasa bile yapılan çip taraması ile hastanın geçmiş medikal bilgilerine anında ulaşıp gerekli müdehaleyi hatasız ve hızlı bir biçimde uygulayabilmek.
Dünyada yaygın olarak kullanılan 125 kHz’lik radyo tayflarını, 13,56 MHz‘lik frekans aralığında çalışan sistemler izlemeye başladı. Sağladıkları avantajlar tercih nedeni olmaktan çok, yeni kullanım alanları yaratılmasına olanak sağladı. Veri depolanmasıda yarattıkları geniş alan veri transfer hızı; kartlı geçiş sistemleri, hırsızlık alarmları, temas etmeden çalışan akıllı arabalar gibi ürünlerin önünü açtı ve yaygın olarak kullanılmalarını sağladı. 90’ların başında IBM 30 metre gibi bir mesafeden rahatlıkla okunabilen ve son derece hızlı veri tranferi gerçekleştirebilen UHF (Ultra High Frequency) etiketleri konusunda başarılı sonuçlar elde etti. Wal-Mart ile birçok pilot çalışma yapmasına karşın bu ürünü hiç bir zaman ticari bir ürün haline getiremedi ve içine girdiği maddi krizden ötürü devrettiği pantentini ve projesini devrettiği ve barcode çözümleri sunan Intermec’in pazara çok büyük bir sürprizi vardı. Kullanımda olan UHF etiketlker,veri depolama kapasitesi olarak çok zengin bir olanak sunmaktaydı fakat maliyetlerinin yüksekliği, kozmetik ve hijyenik ürünler pazarının önde gelen devlerinden Procter & Gamble ve Gillette’i endişelendiriyordu.
Bu sebeple 1999 yılında pazarın iki devi yanlarına Uniform Code Council ve EAN-International’ında desteğini alarak MIT Universitesi bünyesinde, Auto-ID Merkezi’nin kurulması için bir fon yarattılar. David Brock ve Sanjay Sarma adlı iki profesörün başarılı çalışmaları sonucunda ortaya çıkan buluş bu alanda ortaya atılmış gerçek bir devrim niteliğindeydi. Brock ve Sarma göre; söz konusu etiketlerin çalışma mantığı hem güvenlik açısından hemde maliyet açısından oldukça yalnış tasarlanmıştı. Çipler’in kendileri üzerilerinde ürün hakkında gereğinden fazla bilgi taşıyabiliyor, bunu sağlayacak çiplerin üretim maliyetleri ise etiketlerin işletme maliyetlerini gereğinden fazla artırıyordu. Çözüm çok basitti; Brock ve Sarma’nın ürettiği etiketler üzerlerinde yalnızca tek bir bilgi taşıyordu; o da çiplerin daha üretim aşamasında üzerlerine yazılan ve kopyalanamayan referans numaraları idi. Ürün hakkındaki bilgi etiket üzerinden değil, bir ürüne atanmış referans numarası hakkında ki tüm bilginin depolandığı bir veri tabanından çekilecekti. Ortaya atılan devrim akıl almaz ve yapılamaz denen bir çok operasyonel uygulamanın kullanılabilmesine imkan veriyordu. Bir veri tabanından bilgi çekilmesi demek, sistemin web tabanlı bir yapıya bürünmesi anlamına geliyordu ve bu da ürün takip sistemlerinden, tedarik zinciri takip sistemlerinin oluşabilmesine ve dünyanın neresinde olursa olsun her hangi bir ürünün çıktığı yolculukta hangi duraklarda durduğuna ve daha ne kadar yolu kaldığına kadar izlenebilmesini sağlıyordu.
Auto-ID Merkezi pazardaki en büyük perakendecilerin ve Savunma Bakanlığının da desteğini alarak Japonya, Isviçre ,Avustralya, Ingiltere ve Çinde araştırma labaratuarları kurdu. Yapılan araştırmalar meyvesini kısa sürede verdi ve Sınıf 1 ve Sınıf 2 diye bilinen yayın için arayüz protokolü, Electonic Product Code (EPC) home (Elektronik Ürün Kodu) numara şeması ve RFID yaftaları ile ilgili verileri sorgulamak için kullanılan ağ mimarisini olurşturdular. Üretilen teknoloji Uniform Code Council adına patentlendi ve EPC Global adında şirket kurarak pazarlama çalışmalarına hız kazandırdı. Böylece Auto-ID’nin araştırma serüvenini, kapandığı yıl olan 2003’den sonra kendi açmış olduğu labaratuvarlar tarafından üstlendi.
|